Otto
İşsizlikten kıvranan Kerim, bir sinirle tekrar bilgisayarının başına oturdu. Damarlarında hissettiği güç, sanki bir uyuşturucunun etkisiydi. İstese her şeye son verebilirdi. Zengin olabilir, en lüks arabalara binebilirdi. Hiç yoktan karnını doyurabilirdi. Bilgisayarını açtı ve aklına gelen ilk banka ismini yazdı. Kendi programladığı işletim sistemi o anda bir yetkili şifresi üretmişti bile… Artık istediği hesaptan istediği kadar para çekebilirdi.
Bunu nasıl yaptığına gelecek olursak, Kerim’in programladığı bu işletim sistemi, adresi verilen bankada oluşturduğu ters bağlantılar sayesinde otomatik olarak en yetkili kullanıcı şifresini bulmaya çalışmış fakat işlem on üç mikro saniyeden uzun sürdüğü için ikinci yolu denemiş ve yeni bir kullanıcı profili oluşturmuştu. İki yol da Kerim’e sorun çıkartabilecek cinsten değildi çünkü bu teknolojiyle “herkesçe bilenen” en sağlam sistemleri kırmak maksimum bir dakika sürmekteydi.
Bunu nasıl yaptığını daha sonra detaylarıyla anlatabilirim ama önce Kerim’in birkaç aydır neredeyse her gün yaşadığı şu “yirmi yedi dakika”sından bahsedeyim.
Sistemde oluşturduğu kullanıcı adı ve şifre sayesinde tüm bankayı saatler içerisinde boşaltabilirdi. “Saatler” çünkü bankalar arası para akışı biraz geç sürüyor. Bu sefer bunu yapacaktı da… Daha önceki sayısız denemeleri gibi başarısız olmayacaktı. Evet, yapabilirdi… Tüm masum insanları sömüren diğer milyonlar gibi bunu gönül rahatlığıyla yapacak ve en kısa zamanda tatile çıkacaktı. Tatil… Sağlam bir tatilin unutturamayacağı şey yoktur. Hele bir de yanınızda taşıyamayacak kadar çok milyar dolarınız varsa…
Kredi kartı numaralarını listelemek için “Süper Yönetici Paneli”nden giriş yaptı. Emin olun bu panelden, Banka güvenlik ağı ve otomasyon sistem mimarlarının da dâhil olmak üzere kimsenin haberi yok… Kredi kartları limitlerine göre yeniden sıralama yaptı. İlk sıradakiler elbette banka yönetim kurulu üyelerine ait özel hesaplardı. Onların parasını çalacaktı. “Pis Faizciler” dedi kendi kendine. Onların parasını çalacak sonra da karnını doyuracaktı. Daha sonra da Robin Hood’çuluk oynayabilirdi.
Kullandığı işletim sistemi sayesinde yerini bir yıldan evvel bulmak imkânsıza yakındı. Şimdi başlayacak bir yer tespit çalışması en az “bir sene üç ay yirmi altı gün on dört saat kırk dört dakika” sonra sağlam yetmiş sonuç verirdi ki; o zamana kadar kolaylıkla ortadan kaybolmuş olurdu.
Gün ortasında tüm işlemler titizlikle izlenirken herhangi bir hesaptan nakit para çekemezdi ama teknolojinin sosyal yaşamı baltalamak adına geliştirdiği son taktiklerden “Online Öde, Yemek Kapında” sistemini kullanarak karnını doyurabilirdi. Hatta “ödendi” işlemleri çevrimiçi yapılıp, kontrol edildiğinden; onlara bile para ödemek zorunda değildi.
Öncelikle e-devlet sistemine girmeli ve yeni bir kimlik oluşturmalı, sonra o kimlikten bir şirket kurmalı, bu şirkete “sızdığı bankadan” kredi onayı almalıydı. Çalınan tüm parayı bu hesaba yollamalı sonra yine sahte kimliklerle kurulmuş şirketleri üzerinde gezdirmeli ve hepsine iflas verdirmeden önce son olarak kendi “masum” şirketine “sallama” bir hizmet bedeli olarak yollamalıydı. Plan çok karmaşık ve tehlikeli görünebilir. Çok uzun da zaman gerekebilir fakat her sisteme girebilen biri için bu başvuru ve onaylar… Bilirsiniz, normal şartlarda sadece anlaşmalı şahıslar bulmak bile birkaç ay sürerdi fakat her şey 27 dakika sürdü. Zaten bu zamanda normal olan nedir ki?
Türkiye’de e-devlet sistemleri gelişmekteydi ve ince eleyip sık dokunduğundan resmi bilgileri bilgisayarlara sızmadan değiştirmek oldukça zordu. Diğer yandan özel korumalı bu bilgisayarların işletim sistemleri de özeldi ve sorun çıkarabilirdi. Bu sebeple seçimini “fırsatlar ülkesi”nden yani Amerika’dan yaptı. Resmi işlemler oldukça kolay olmuştu. Hele ki; hiçbir sistem ona şifre sormuyorken…
İştahı giderek kabarıyordu. Dolapta üç portakal ve zeytinden başka yiyecek bir şey yoktu. Bir saat içinde Türkiye’de iftar olacaktı.
Hemen sağında durmakta olan cep telefonu çaldı. Telefonu modelce çok eskiydi. Hani şu “takoz” diye dalga geçtiklerimizden… Telefon… İyi ki de çaldı… Dün onu bu işlemleri yaparken durduran kira borcunu isteyen ev sahibi olmuştu. Şimdi ise telefon engel oluyor gibiydi her şeye… Zenginlikle arasında bir onay tuşu kalmışken araya giren bu telefon sesi onu kendine getirmeye başlamıştı.
İftar için hırsızlık… Yaşatmak için öldürmek gibi bir şey… Oturduğu sandalyeden birden kalktı. O kadar hızlıydı ki; dengesini kaybetti. Bir an için zaman durmuştu sanki. Gözünü solunda çalan telefona çevirdi. Görüşü bulanıklaşıyordu. Monitöre baktı ve sonra monitörün solunda kalan disklere… Hemen ileride sağda çıkış vardı. Tam karşısında evin neredeyse hiç kullanılmamış yatak odası ve biraz yakınında; dış kapının karşısında da tuvalet… Ev zaten iki odalıydı. Bilgisayarın hemen karşısında mutfak yer alıyordu. Hemen arkasında bir duvar saati ve oldukça tozlu raflara sahip bir kitaplık.
Başkasının hakkını yemek çok basittir ve günahkâr bir lezzettir. Yapmamalıydı. Orucunu iftar çadırında açabilirdi. Bu gün de diğer günler gibi tek öğünle idare edebilirdi. Haram yememeliydi. Karnı açtı ve midesi daha şiddetli bir şekilde isteyeme başladı. Sanki beynine baskı uyguluyordu. Eli telefona uzandı sonra da bilgisayarının tüm günahı ve lezzeti başlatacak olan sıcacık “onay” tuşuna yöneldi. Hayır… Yapamazdı… Bu telefon onun için ilahi bir uyarı mıydı?
Bilgisayara acil çıkış komutu gönderen özel tuşa bastı ve kimin aradığına bakmaksızın telefona cevap verdi. Arayan kim olursa olsun, söyleyeceği her ne olursa olsun evden çıkacaktı. Zaten iftar da yaklaşıyordu… Bu denemede de başarısız oldu. Tüm sistemleri kırabiliyor, yetkisiz erişimde bulunabiliyordu fakat vicdanından geçit yoktu. Bu gün de sahurda “yoksulluk” olacaktı.
Telefonun diğer ucundaki kişi; Kerim’in konuşmasına izin vermeden,
— Çadırda yerin hazır. Seni bekliyoruz “Otto” dedi ve telefonu kapattı. Kerim şoktaydı. Bu nick’in ona ait olduğunu kimse bilmiyordu ki…
Popularity: 46% [?]